Sunday, January 11, 2009

kabuk




günler aylar hatta yıllar geçmiş, şimdi ben oturmuş açmışım sahifeyi önüme. Bakıyorum; sanki yıllardır görmediğim bir insan veyahut bir mekana bakar gibi.

sormak istiyorum : nasılsın? diye.
cevabının hemen arkasından ya sen? sorusu gelmesin diye kapatıveriyorum çenemi.

hep sustuğum gibi.
şu zamanlarımda herkese herşeye karşı sustuğum gibi.
konuştum da ne oldu? seslendim de, bağırdım da, uyardım da, paylaştım da..noldu?
madem öyle dedim, çekiyorum elimi ayağımı herşeyden herkesten heryerden.

çünkü küsüm.
kinden uzak kalsın herkesin kalbi ama kırgınım..
bir şekilde olmuş bitmiş işte sıyrıl diyorum..beceremiyorum.
çok yorulmuşum çünkü. çok dolmuşum taşmışım taşmışım yine dolmuşum.
e hal böyle olunca da aldım çantamı sırtıma çektim gittim.
belki kurunun yanında yaş da yandı. ama bilinmeyen bir doğa kanunu da bu değil midir zaten?
hep öyle olmaz mı? olmuştur elbet. yapmışımdır.
iyiler kadar iyi, kötüler kadar kötüyüm. eğer bir kıstas ise tabi.

geçmişime dair özlemler duymaktan nefret ediyorum. gerçekten nefret diye tabir edebileceğim kadar kesin bu hisim. pişmanlıklarla karışık "keşke" ler duymaktan da söylemeye yeltenmekten de tiksiniyorum. dilimin ucuna geliyor yine ama susuyorum...
kafam bedenimden önde gidiyor işte. sebebi bu.

karalamayı özlemişim.

belki o kadar ara vermem bir daha, kimbilir ?





Fonda çalıyor : Les Choristes Soundtrack - Compère Guilleri













Thursday, August 16, 2007

İstanbul'u Unutmayın..(*)



Zaman her defasında bize varlığını hissettirmeden geçip gitse de, insanoğlunun yaptığı en büyük hata onun bu oyununa kanmaktır derim.

İstanbul’da doğdum, bu şehirde büyüdüm ve halen bu şehirde yaşamaya çalışan bir bireyim.
‘99 Marmara depreminde de yine bu şehirde olup, öncesinde öğrendiklerimden, sonrasında okuduğum jeoloji mühendisliği bölümü ve aldığım bu unvandan konuya olan yakınlığımı birçok insana nazaran biraz daha hassaslaştırıyor.

Bu şehir bir fenomen, bir kaos..

Araştırmalar yapılır, incelemeler, ölçümler, sondajlar, veri karşılaştırmaları, tarihsel süreçler, bilimsel tartışmalar..vs. elinize bir avuç doküman, sayısal - sözel karşılaştırmalar ve kocaman bir soru işareti gelir cevabı doğa anada saklı olan.
Önemli olan burada size son yapılan sismik araştırmaların sonuçlarını bildirmem, buna bağlı olarak paniklettirmem ya da rahatlatmam değil. Ya da güzel bir haftanın ortasında karamsarlığa sürüklemek de değil.

Ama insan unutuyor..acımazca unutuyor..

Bu beyin gücünün önüne geçmek elbette ki imkânsız ancak hayattaki bazı karşılaşmalardan ders almak, bir daha önünüze geldiğinde nasıl davranacağınızı bilmek yapılabilecek en doğru harekettir. Özellikle gücün insanın elinde olmadığı hatta tabir_i caiz ise en aciz duruma düştüğü bu gibi doğal afet durumlarında.

Bu şehir ve civarı bundan tam 8 sene önce ciddi yaralar almış, ciddi kayıplar vermiş, halkı bilgilendirme sürecinin çok ama çok yavaş işleyişi sırtımızı bırakın bizi yönetenlere evimize bile yaslamamıza engel olunca, duyduğumuz endişenin artması doğal ve kaçınılmaz. Öyle değil mi?
Zaten eğitimsizlik ve buna bağlı kulaktan dolma yalan yanlış bilgilere yaşamımıza yeni sokmaya çalıştığımız kavramlar ve bir de panik eklenince, sonucu açık.

Belirli gün ve haftalarda anmayı / kutlamayı pek seven halkım bu zamanların dışında hayatının akışına kendini kaptırdığında ara da bir arkasını dönüp hangi yollardan gelip geçtiğine göz ucuyla olsa dahi baksa aktarmaya çalıştığımın anlaşılacağına inancım sonsuz.

Yönetimler değişir, insanlar gelir geçer.

Prof. Dr. Naci Görür ’ün bugün gazetelerde yayınlanan yazısında belirttiği üzere, ekip olarak gösterilen her türlü bilimsel çaba kimileri için gereksiz (!) harcamalar olarak değerlendirilmesi sebebiyle halen bir sonuca varamamaktadır. Kurulması gereken gözlem evi ve alınan değerlerin karşılaştırılıp incelenmesi, beraberinde zemin etütlerinin arttırılması, kaçak yapılanmanın önlenmesi gibi şehir planlamaların yapılmaması, gereken özeninin gösterilmemesi bu şehri bir kenara atıp sonunu beklemekten farksız.

Biz İstanbul ’lular ve bu şehri sevenler için yapılabilecek en önemli şey algılarımızı kapatmadan elimizden geldiğince bilinçli ve akılcı davranmaktır.

Unutulmamalıdır ki; aynı acıları bir kez daha aynı bilinçsizlikle yaşamanın getireceği sıkıntıların bir öncekine göre daha ağır olması kaçınılmaz. Zira bu şehirde yaşamak ve onu anlamak şansı elimizdeyse, unutmamak da aynı ölçüde bize bağlı.


b. ' 16.08.2007

(*) Bu yazım www.haber34.com adresinde 17.08.2007 tarihinde yayınlanmıştır.


Tuesday, July 31, 2007

Deniz kokusu, getiriyorum..


Deniz kokusu, getiriyorum..(*)

Şehr_i İstanbul’un en bakir, en kendi gibi kalabilen mekanıdır Burgazada.Köpekleri ayrı, çiçekleri başkadır diğer adalara nazaran..

İskeleden indiğinize burnunuza gelen rakı-balık kokusu ile başlar herşey. Açsanız ve canınız ayaküstü birşeyler atıştırıp adayı turlamaksa tartışmasız ilk durak, iskelenin bir arka sokağındaki büfedir (Buldozer denen nefis burgerin yapıldığı). Mideyi bir nebze susturduktan sonra başlarsınız sağdan sağdan yürümeye. (Sol taraf pazarın kurulduğu ada merkezine doğru gider..)

İki yol vardır sizi tepeye çıkaran;

İlki ; sahil yolunu takip ederek faytonları, bisiklet tamircilerini, adanın her daim esen burnunu, “mimi” koyunu ve manastırı geçilerek gidilip, çiçeklerle dolu “cennet yolu” na çıkan yol..

İkincisi ise sahil yolundan sola dönülüp eski evlerin ortasından, şirin kilisenin yanından çıkan hafif yokuştur. Ufak bir yol ayrımına geldiğinizde bir bakkal belirir ki Kalpazankaya öncesi son ihtiyaçlarınız için bekler sizi. Sağa bakarsınız köy yolları, sola bakarsınız yeniden yeşillenmeye çalışan Burgaz’ın çıtır fidanları..

Ağaçların gölgesinden ilerledikçe “Kalpazankaya” çıkar karşınıza (her ne kadar şimdilerde turizm ve modernizme kapılsa da) Nefis balık ve mezeleri, buz gibi birası ile bir “oh” çekip uzaktan İstanbul’u izlemenin keyfi, hafif susamışlık ve mis gibi ada havasıyla kurulursunuz kare örtülü tahta masalara..Hem şehirde olup, hem şehri dışarıdan izlemenin en tatlı yeridir Sait Faik Abasıyanık’ın Kalpazankaya’sı..

Şimdilerde evi müze olan Sait Faik halen Kalpazankaya Restaurant’ın ortasında bankta otururken karşılar sizi aşikar misafirperverliği ile..

Güneş de batmıştır artık, dönme vaktidir İstanbul’un kaosuna. Yokuşlardan dinlenmişlik, ciğerlerdeki mis gibi oksijenin rahatlığı ile inersiniz ağırdan. İskeleye vardığınızda akşam yemeği için kurulmuştur sofralar balıkçılarda..

Vapur iskeleye yanaşmaktadır..

Bir kez gelirsiniz adaya, dönerken ikincisinin planını yaparak geçer vapur seyahati. Her daim aynı samimiyet, her defasında farklı süprizlerle Burgaz hep sizi bekler,

Sait Faik de öyle..


b.

(*) bu yazım vwww.haber34.com adresinde 04.07.2007 tarihinde yayınlanmıştır.

Wednesday, April 18, 2007

"ben buradaydım, ya siz ?"


Pek zaman geçmiş aralardan..
Zaman gelmiş ; elim gitmemiş,
An olmuş ; dilime hece düşmemiş..
..

Ve vakıf bulmuş mekanda kelimelerim yeniden..
Körelen her bir yanımın tadilatı uzun sürecek gibi.
Hep yenilik'e hazırlık, her daim toparlanma süreci..
Ben hayatı böyle yaşayanlardanım sanırım.
Zamanın tutumunu an'ın içerisinde hesap kitap yaparak değil,

fütursuzca yaşayıp, ( gerekirse) toparlanma eşiğinde kullananlardanım..


Bana göre de doğrusu bu gibi..


*cinn*

[ fonda ; Terje Rypdal - Moonlake çalıyor idi ]

Wednesday, October 04, 2006

Durgunluk, Bir Irama En Olmadık Noktaya


Durgunum,

Yüzonbeş Santimetre lcd çerçeveli gözlüklerimin görüş/gösteriş alanından evin bahçesini kolaçan ettiğim şu ahir an.Saniyeler öylesine çabuk, saliseler de ondan daha da arak eriyip gidiyor her nefesim tazelendiğinde.

Durgunum hiç bilemediğim kadar isteklice. Sanki yetişir gari demek gibi bir durum. Her bir şeyden elini ayağını çekmek gibi. Ayak parmaklarım toprağa gömülü. Hafifçe yağan serpinti, yağmur'du galiba.Suratıma suratıma çarparken, düşünmek bir an için öylesine heveskar kılan. Ama alabildiğince durgun, dingin.

Kelamlar hafzalamda dolanıp duruyor tıpkı şu salyangoz'un yönünü aramak için sarfettiği çabanın hızında.

Hayat bu ya, gününüz aydın da oluyor bazen hava'nın güneşli olması gibi, ya da kafan allak bullak tıpkı esintilerin sonbaharında olduğumuzu mimlemesi gibi. Tersine işleyen bir bakış bu im. Öylesine hızlıyız ki fark etmiyor gibiyiz yaşlandığımızın,ıssızlaştığımızın. Saliseler,Saniyeler,Dakikalar,Saatler Tik Tak biteviye bir senkronizasyon içerisinde, Cerahatimizin kendini göstermek için kolladığı an gibi, Toprak da Sonbahar'ı ışıltı seremonisi ile kahverengi tonlarda karşılamak için tık tık atıyor.

Saliseler, Saniyeler, Dakikalar, Saatler Tik Tak.

Dedim ya durgunluk çağındayım. fiberkoptik kablolarım bekleme moduna çoktan girmiş. Gerisin geri toprağa enjekte ediyor vücud'un negatifliğini.Sanılan o dur ki seviyelerimiz eşittir.Ama öylesi kolay mıdır ki stres'e dayanıklılığımız, varolmasından arınmaya çabalandığımız, kapıları ardı ardına kapattığımız. Şimdi doğanın gösterisi, Saliseler,Büyüyen Saniyeler, İlerleyen Dakikalar bitmek bilmeyen Yelkovan vs Akrep seremonisi, Şıpır şıpır yağmur damlalarının armonik senfonisi. Tam o varılmak istenen denginliğe ulaşmak için çabalanan tüm şeylerin birer karesi. Beklenti, Umut, Arzu, Yaşamak için gerekli Mesudiye Terapisi.

Fon'da hiç bitmemesini ümit ettiğim bir kara plak melodisi. Kazumasa Hashimoto-The Happy Days Passed Like A Dream...

Gençliğe bir elveda, sergüzeşt güzel günlerin ardından, büyüyen Yaş'ıma ithafen...

Wednesday, September 20, 2006

none




"Sahiden kirli bir ırmaktır insan, kirli bir ırmağı içine alıp bozulmadan kalmak için, zaten bir deniz olmak gerekir " F.W.Nietzsche


Deniz olmayı beceremedim. Hali hazırda da beceremiyorum galiba. Bu bilgeliğe ulaşmak, bu doyumun hazzına ermek, bir bakıma "pişmek ve olmak" nicesine zaten kısmet olmayanlardan.

Kirliliğimiz ellerimizden mi bulaşıyor vücudumuza?

Ellerimizle taşıyıp teneffüs edip mi çekiyoruz ciğerlerimize?


Mikrop, her yerde ve ne olursa olsun.

İnsanlığın mikrobu tek hücreli. Hızla bölünüp, sayıca fazla torun torbaya karışmaktan ibaret.

Çoğalıyoruz, çoğaldıkça pisliklerimizden yeni bebe pislikler yapıp, büyütüp yine salıyoruz ortama..

Çoğalmak çözüm değil ki,

Temizlenememek / arınamamak suç sayılsın.

Bozulmadan kalma savaşında yitirilenlerin faturası kimin adına? Ruhsal kayıpların, bedensel acıların, fiziksel değişimlerin neticesi dönüyor dolaşıyor yine haliyet_i ruhiyenin kapısını aşındırıyor.

yanlış mı?

Derviş olup "hırka" giymek, içsel pislikleri temizleme yetisine bürünmek, bir başka deyişle ; insanlığın mecburen rastlaştığı, kanına girip gözünü bürüyen her mikrobik vakkanın altından kalkabilmek.

sıyrılabilmek

özgüvenin huzuruna erişebilmek..

görüp de görmezlikten gelme oyununun son perdesinde dahi olsa, ortaya çıkıp; aslında ben herşeyi görüyorum diyebilmek.

o kadar kirliyim ki, ellerim yara bere.

ne cesaretim var, ne de gücüm.

Fonda : Madredeus / Oxala

Fotoğraf / Tablo : Friedrich Nietzsche / Edward Munch (1906)

Friday, August 25, 2006

devriliverdi 24 sene..


arkasına bakmadan..

neler geldi geçti de 24 yıl ayakta kalabildi bu beden.
savaşlardan geçti.
depremlerden sıyrıldı.
ordan düştü, burdan kaçtı..




getirebildim ancak bu şekilde biraz eksik biraz tam bu bedeni..

kaybettim..hala geri kazanmaya çalıştıklarımdan kat be kat fazlasını.
koşmamaya çalışsam da aslında, arka planda kimseye çaktırmadan yetişmeye çalışıyorum bişilere..



yoruyor biliyorum...

ben yoruldukça zorlaşıyorum.zorlaştıkça yanımda nefes alan sayısı azalıyor..azaldı bile. kaldırabilen herkese burdayım ben..



çocukluğumu sadece birkaç sebep yüzünden özlüyorum..

o da herkesin eşit derecede şapşal olması.
bir de kırmızı rugan ayakkabılarım..



kimseden yardım almadan düşe kalka düşüp nasıl kalkıcağını öğrenmeyi,
her zaman hayatta yapayalnız olduğumu ve olacağımı bana üstüne bastıra bastıra öğretip kabullendiren aileme teşekkür etmemem içten değil..



iyi ki doğmuşum.



fonda : ihtiyaç molası ( milad )
foto : kuzenle çilingir sofrası..(2005)